DRAM VE ÜTOPYA ANLAYIŞI ÜZERİNDEN BİR ALİYA OKUMASI

DRAM VE ÜTOPYA ANLAYIŞI ÜZERİNDEN BİR ALİYA OKUMASI*

Dr. Osman ARSLAN

 

Doksanlı yıllar bir kez daha kötü ile iyinin amansız savaşına sahne olmuştu. Balkanlarda yaşanan bu acımasız savaşın öne çıkan iki lideri vardı: Sırp Slobodan Miloseviç ve Boşnak Aliya İzzetbegoviç. Bu savaş yıllarında Miloseviç karşısında İzzetbegoviç’in duruşu Kabil karşısındaki Habil kadar temiz ve hakperestti. Firavun karşısındaki Musa gibi mümin ve halkıyla beraberdi. Ebu Leheb karşısında Hz. Muhammed gibi erdem ve bilgeliğin timsali olarak parıldamıştı. Hitler faşizmi ve soykırımcılığına benzer bir vandalizm karşısında bile “en yüce emir” dediği adalet anlayışından kopmayan bir yüksek ahlakı taşımayı başarmış bir yeryüzü yıldızıydı.

Böyleyken Batı dünyası Miloseviç’in katliamlarını gözlere batırıyor, onun üzerinden faşizm karşıtı propaganda kampanyaları düzenliyor fakat onun karşısındaki bu örnek ve bilge Müslüman şahsiyeti, Aliya İzzetbegoviç’i gündeme getirmekten kaçınıyprdu. Karşısında şapka çıkardıkları Bilge Kral’a hak ettiği değeri asla vermediler.

O yıllarda Aliya İzzetbegoviç gibi aydın, samimi ve doğal bir Müslümana ışıkları karartırken flaşları üzerine yönelttiği radikal selefi Usame Bin Ladin üzerinden Müslüman imajını oluşturdular. Anlamı herkesçe malum bu algı yönetimi, Aliya’nın bilgelik dolu emanetinin gerçek sahiplerince tanınmasını inanıyoruz ki belki geciktirmiştir ama asla engel olamayacaktır.

*

Çünkü Aliya demek iki bin sayfalık eserlerde yeni baştan yazılmış bir iman atlası demektir. İman atlası diyoruz ama o bir ilahiyatçı değildi. O her alandaki birikimi İslam’ın hizmetine sunmak üzere davet ederken diyordu ki “Kuran ve İslam sadece hocalara bırakılamayacak kadar önemlidir.” Onun için “iyi, doğru ve güzel ne varsa onun adı İslam’dı(r)” ve “Hedefimiz, Müslümanların İslamlaşmasıdır.[1]

Aliya demek özgürlük demektir. Sırp ve Hırvat dişlerinin arasında öğütülen Boşnaklara “Her şeye kadir olan Allah`a yemin ederim ki köle olmayacağız!” diyen bir lider, “Ölmeye hazır olan insanlar, ölmeye hazır olmayanlara karşı galip gelirler” diyebilen bir kahramandı.

Aliya demek evlad-ı fatihan demektir. Avrupa’da hukuken belgelenmiş ilk soykırım olan Srebrenitsa soykırımı yürekleri dağlarken Nilüfer’in unutulmaz ağıtı içimizi döküyordu: “Bosna’da bıraktım kalbimi çocuklara!” İnsanlar yüzüklerini, bileziklerini veriyor, arabalarını satıp Bosna’ya gönderiyordu. Gönüllü müfrezeler ölümüne savaşmaya Bosna’ya gidiyordu.

O günlerde Aliya Brüksel’de ardı ardına sonuçsuz görüşmelerden bunalmıştı Aliya. O vakitler sanki Boşnaklar için her şey bitmişti. Düştüğü bu çaresiz durumun farkında olan gazeteciler Aliya’ya sordu: “Şimdi ne yapacaksınız?” Aliya gözlerini kaldırdı ve dik duruşuyla cevap verdi: “Şimdi ben İstanbul’a gidiyorum!” Çarelerin tükendiği yerde bile Türkiye vardı aklında. O bir evlad-ı fatihandı. Ancak ne yazık ki dönemin başbakanı Demirel Aliya ile görüşmeyi kabul etmedi. Aliya haklı sitemini tarihin kaydına bırakarak gitti: “Ve her şey bittiğinde hatırlayacağımız şey, düşmanlarımızın sesi değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır!”. Şükür ki devir değişecek ve Aliya ölüm döşeğindeyken gönül huzuruyla “Bosnam size emanettir” diyebileceği bir Türkiye başbakanını da görebilecektir.

*

Bu tebliğde konu olarak Aliya İzzetbegoviç’in felsefesini dram ve ütopya üzerinden okumayı tercih etmekteki amacımız yüklediği özgün yeni anlamlar sayesinde bu bilindik iki kavramı nasıl etkili bir felsefi açıklama aracına dönüştürdüğüne dikkat çekebilmek ve bunun önemini gösterebilmektir.

Kavramları geliştirmek gerçekten de önemli bir başarıdır. Büyük düşünürler dönüştürücü etkilerini kavramlara yükledikleri güçlü anlamlar aracılığı ile gösterirler. Bu gerçeği ilkin “kavramlar tarihi ve felsefesi”nden söz ederken Hegel vurgulamıştır. Hegel’e göre “kavramsallaştırılamayan bir şey artık var olmaya da son vermiştir.[2]” Daha sonra bir kavram araştırmaları kuruluşunun başında bulunan Gadamer kavramlar tarihi çalışmalarını genişletmiştir. Gadamer’e göre kavramların bir “etki tarihi” vardır.[3] Örneğin “akıl” hep akıldır ama Decartes’tan sonra önce aydınlanma düşüncesinin sonra modern dünyanın yapılandırıcı kavramı olmuştur.  “Sınıf” ve “sermaye(kapital)” kavramları Karl Marks’tan sonra farklı bir açıklama aracına dönüşerek dünyada dönüştürücü bir etki gücüne kavuşmuştur. “Bilgi” kavramına getirdiği açılımla Immennuel Kant özne-nesne ilişkisini yeniden kurarak[4] bu kavrama yeni bir açıklama gücü kazandırdı. Arzu ve mutlak kelimeleri Hegel’in elinde son derece yeni ve etkili kavramlara dönüşmüştür. “Sözleşme” Rousseau’dan sonra başka bir boyut ve etki gücü almış, “Ahlak” Farabi ve David Hume’dan sonra bir erdem olma düzeyinden ilke olma seviyesine ilerleyebilmiştir. Gündelik dilimizdeki “iyi” kavramı Franz Kafka’dan sonra yeni bir içerik kazanmıştır. Yine “varlık” kavramına J. Paul Sartre evrene yönelik yeni bir anlam yükleyerek bireyi güçlendiren rol vermiştir.

İzzetbegoviç de kavramların etki tarihi bakımından dram ve ütopya kavramlarına yüklediği derinlik ve kuşatıcı anlam içeriği ile bu nitelikte bir katkı sunmuştur denebilir.  Kant “İçeriksiz kavramlar boş, kavramsız algılar ise kördür[5] sözüyle algıları yapılandıranın kavramlar olduğunu anlatır. Kavramlar anlam alanı genişleyerek güçlendikçe algının da boyutları büyür.

Kavramların tarihini bir nehri tanıtmak için doğduğu kaynağı ve döküldüğü yeri anlatmak gerektiği gibi anlatmayı denersek Aliya İzzatbegoviç dram ve ütopya kavramlarını kökünden koparmadan akışını çok geniş bir yatağa alarak büyük bir okyanusa dökmeyi başarmış, böylece felsefesinin etkili iki kavramı haline getirmiştir.

*

Bu kavramları klasik anlamlarından alıp yeniden yapılandırmadaki başarısı Aliya İzzetbegoviç’in inşacı düşünce gücünü göstermesi bakımından da dikkat çekicidir.

Dram kelimesi dilimizde mecazi anlamıyla “üzücü olay”, kelime anlamıyla “tiyatro oyunu” veya “canlandırma” demektir[6]. “Komedi” ve “trajedi” gibi hayatın tek boyutunu ele almayıp aksine olduğu gibi yansıtan bir oyun olmasından da hareketle “dram” Aliya tarafından doğal olan, insani olan, olduğu gibi olan, gerçek olan her şey anlamında oldukça geniş bir çerçeveye kavuşturulmuştur. Dram Aliya’nın dilinde oluşun kendisidir.

Ütopya sözcüğü ise klasik anlamıyla “gerçekleşmesi imkansız tasarımlar, var olmayan iyi yer” demektir[7]. İzzetbegoviç bu kavramı da boyutlandırır ve “yapay olan, tasarımsal olan, hayali olan” anlamında genişletir. Ütopya Aliya’nın dilinde insanın hayata biçim vermeye kalkışan her eylemi olarak şekillenir.

Dram ve ütopya düalitesi böylece İzzetbegoviç’in düşünce dünyasında bütün hayatı ve tarihi kucaklayan bir açıklama aracına dönüşür. Buna göre bir şey “olduğu gibi” ise dram, “kurgulanmış halde” ise ütopya olmaktadır. Bu kuralı çeşitli durumlara uyguladığımızda anlam daha somutlaşmaktadır.

Aliya’ya göre olgu dramdır, algı ütopyadır. Kültür dramdır, medeniyet ütopyadır. İnsan dramdır, toplum ütopyadır. Dünya dram, ahiret ütopyadır. Hayat dram cennet ütopyadır. El sürülmemiş olan dramdır, tasarlanmış olan ütopyadır. İslam dramdır, Müslümanlık ütopyadır. Taş dramdır mesela, ama tuğla ütopyadır. Dağ dramdır ama duvar ütopyadır. Allah’tan olan dramdır, insanların yaptığı ütopyadır. Şu salonda koltukların dizilişi ütopyadır. Çünkü tasarımsaldır, nizami, planlıdır. Fakat gelen insanların oturmasındaki gelişigüzellik dramdır. Hayatın olağan akışı dramdır, bunu yönlendirmek ise ütopyadır[8].

*

“Doğu ve Batı Arasında İslam” adlı temel kitabının yaklaşık otuz sayfayı bulan kısmında ele aldığı dram ve ütopya bölümü, aktarmak yerine okumayı tercih edeceğiniz kadar etkili bir metindir. Aliya bu bölümde dram ve ütopya kavramını açıklamaya “şerrin/kötülüğün kaynağını” sorarak başlar. İdeal topluma ulaşmak için kötülüğü ortadan kaldırmak gereklidir. Bu amaçla kötülüğün kaynağını bulmak ve sorunu doğru yerden çözmek gereklidir.

Kötülüğün kaynağına ilişkin iki farklı görüş olduğunu açıklar:

Bunlardan ilki kötülüğün insanın içinde olduğunu savunmaktadır. Kötülük insanın içinde olduğuna göre bu yaklaşım insanla ve onun ruhuyla uğraşır. Eğer insanın içindeyse kötülük, dışarıya yönelik kullanılan zor bir saçmalıktır. Çünkü dışarıda kötülük yoktur, o nedenle zor kullanmak anlamsız, hayali ve nafile bir girişimdir. Zor ancak insanın içine doğru pişmanlık, züht ve tövbe gibi yollarla kendisine kendisi tarafından uygulanabilir.

İkinci görüş ise kötülüğün toplumda olduğu fikrini savunmaktadır. Bu yaklaşım kötülük toplumdan çıktığı için toplumu düzenleyerek, kısıtlayarak, yasaklayarak kötülüğü önlemeye çalışır. Bunu yaparken de ister istemez zorlayıcı yöntemlere başvurur, insanı hürriyetinden eder ve esir alır.

Kötülüğü insanın içinde gören görüş dram, toplumda bulan yaklaşım ütopyadır[9]. Böylece ulaştığı dram ve ütopya kavramlarını şöyle açıklar:

Dram, insanın ruhunda cereyan eder. Ütopya ise, insan toplumuyla ilgilidir. Dram, kâinatta mümkün olan varoluşun en yüksek şekli; ütopya ise, dünyada cennet rüyası veya hayalidir. Dramda ütopya yoktur, ütopyada da dram yoktur. İnsan ile dünya şahsiyetle toplum arasındaki zıddiyettir bu.”[10]

*

Aslında dram ve ütopya kavramına başvurma gereği duymasının nedeni tarih boyunca süren ideal insan ve kusursuz işleyen toplum arayışında hep karşı karşıya gelen bu iki farklı yaklaşımı gösterebilmek ve bu düalizmi izlenebilir hale getirmektir. Böylece dram ve ütopya kavramları aracılığı ile şematik bir ayrıştırma sağlayarak insanın karşılaştığı önermelerden hangisinin insan doğasını koruduğunu hangisinin bozduğunu tespit etmeye yarayan bir kriter de kazandırmaktadır. Hangi önerme insanı ve doğasını korur, hangi önerme insanı bozar sorusunun doğru cevabı önermenin dram mı ütopya mı olduğunda gizlidir. Eğer dramsa insanı koruyor, ütopyaysa bozuyor demektir.

İzzetbegoviç’e göre hayatta ve insanda hep zıt ikiliklerin birlikteliği vardır. Hayvani olanla insani olan, ruh ve beden, kuvvet ve ahlak, sevgi ve nefret, din ve materyalizm, fert ve toplum, hürriyet ve esaret, iyi ve kötü, doğru ve yanlış, hayır ve şer, artı ve eksi, kültür ve medeniyet, doğu ve batı gibi. İşte tüm bu zıt ikiliklerde, yani hayatın tamamında bir başka zıt ikilinin, dram ve ütopya zıtlığının tezahürleri vardır. Aliya’nın ‘İki hayat tarzımız vardır; bir ütopya bir dram’ sözü bunu anlatır.

Ahlak akıldan değil insanın iç dünyasından doğduğu için dramdır ama hukuk aklın ürünü olduğundan ütopyadır[11]. Aliya için özgür olmayan birinin ahlakı olamaz. Kimseden değil yaratandan alındığı için özgürlük dramdır, disiplin ise aklın bir planlaması olduğu için ütopyadır. Oysa insan ne ahlaktan ne de hukuktan vazgeçilebilir. Aynı şekilde insan özgürlüğünden vazgeçemez, disiplinden de tamamen kopamaz. Öyleyse bu zıtlıklar arasında bir dengeye ihtiyaç vardır. İşte mesele dram ve ütopya çatışmasının tezahür ettiği hayat içinde insanın huzuru bulacağı bir denge kurmaktır.

*

Bu dengeyi sağlama Aliya’nın düşüncesindeki temel arayıştır. Bu arayışını İzzetbegoviç’in tartıştığı iki konu üzerinden açıklamaya çalışalım:

İlki beden ve ruh düalitesidir. İnsan beden ve ruhtan oluşur. İnsanın bedeni bilimin, ruhu sanat ve ahlakın konusudur. Bedenin/bilimin bir hikayesi, bir tarihi vardır ama ruhun(ahlak ve sanatın) tarihi yoktur. Tarih öncesi devirlerdeki mağara çizimlerinde dahi bugünkü sanat eserleri gibi heyecan duyulacak yönler vardır, bu geliştirilebilir bir şey değildir. Haliyle insan hakkında iki yönlü gerçeklik vardır: Bilimin(aklın) konusu olan beden tarafı ütopyadır. Din ve sanatın konusu olan ruh tarafı ise dramdır. İzzetbegoviç Batıda insanın ütopya yanını(beden) konu edinen Darwin, dram yanını(ruh) ele alan Michelangelo’dur ve dinlediğinizde ne Darwin Michelangelo’nun insanından, ne Michalengelo Darwin’in insandan söz eder, der. İki yaklaşım da insanı tek boyutlu, yani eksik ele almaktadır[12].

Zaman içinde beden ve ruh zıt ikiliğinden dram tarafı (ruh/sanat tarafı) kültürü, ütopya tarafı (beden/bilim tarafı) ise medeniyeti geliştirmiştir. (Dram)kültür niçin yaşanacağını, medeniyet(ütopya) nasıl yaşanacağını açıklar[13]. Kültür(dram) dinginliği, medeniye(ütopya) kargaşayı çağırır. Kültür uhrevî saadeti (Tanrı devletini, cenneti), medeniyet ise dünyevî saadeti (Güneş devletini, Arz-ı Mevud’u, sınıfsız toplumu) hedefler. Birincisi dram, ikincisi ise ütopyadır[14]

Din ve kültür “arzuları yok edin” çağrısında bulunurken, medeniyet “arzuları tahrik edin” buyruğuyla çağrıda bulunur. İzzetbegoviç’e göre, kültür birey hâlindeki insanı muhatap alır, medeniyet ise toplumsallaşmış insanı: Kültürün taşıyıcısı insandır, medeniyetin taşıyıcısı ise toplumdur. Medeniyet, “dünyevi imparatorluğa”, ütopyacı eşitliğe doğru; din ise “semavi imparatorluğa”, dramın özgürleştiriciliğine doğru ilerler. Birincisi Campenalla’nın Civitas solis’ine(Güneş Devlet’ine) ikincisi ise St. Augustine’in Civitas Dei’sine(Tanrı Devleti’ne) delalet eder. Kutsal olanla olmayanın, yeryüzü devleti ile tanrı devletinin birbirinden ayrılması dram ve ütopya taşıyan kutuplaşmayı bir kez daha körüklemiştir. Gökyüzü devleti özgürlük ve ahlak isterken(dram) yeryüzü devleti bağlılık ve disiplin(ütopya) ister[15]. Birlikte dengelenmesi gereken dram ve ütopya böylece bir kez daha ayrışır, kopar ve insani olmayan bir hayata yol açar.  Kültür ve medeniyet arasında uyumlu birlikteliği sağlayacak bir denge gereklidir.

İkinci örneği materyalist ve idealist düşünceler üzerinden ele alalım. Kitabının “Giriş” kısmında tarih boyunca ortaya çıkmış tüm dünya görüşlerini üç kümede toplar; Maneviyatçılık, Materyalizm ve İslâm. İzzetbegoviç bütün maneviyatçı düşüncelerin dram, bütün materyalist düşüncelerin ise ütopya olduğunu söyler. Hristiyanlık maneviyat yüklüdür ve dramı yaşatır, Yahudilik ise materyalisttir ve hep ütopya üretmiştir[16].

Dramlar dünyayı, ütopyalar ahireti görmezden gelirler. Dünya ile ahireti böyle köklü biçimde ayırmak ise insan için yıkıma, krize yol açar. Cennet vaadi bir ütopyadır ve öteki dünyadadır. Bu dünya ise dramın yeridir. Dünya dramı ile cennet ütopyası arasında denge kurmak insanın mutluluğu için önemli bir meseledir. İsa saf dini(dram), Musa dünyayı(ütopya), Hz. Muhammed her ikisinin dengeli birlikteliğini temsil eder. İslam’ın insaniliği öne alan bu dengeyi/orta yolu temsil ettiğini ise uzun uzun ve örneklerle açıklar.

Hristiyanlıkla Yahudilik arasındaki bu zıtlık İslam içinde tasavvufçularla akılcılar arasında da görülmektedir. Örneğin abdesti tasavvufçular sırf manevi arınma ve hazırlık yönüyle anlatacaktır, akılcılarsa salt bir sağlık ve temizlik uygulaması olarak. Ne akılcılar mistiklere ne de mistikler akılcılara yaklaşmadan. Halbuki abdestte bunun her ikisi de vardır. Hem manevi(dram) hem dünyevi(ütopya) yönü olan bu ibadette bir denge mevcuttur. İslam’ın sunduğu çözüm işte bu birlikteliği kavramaktan geçer.

İzzetbegoviç bu iki örnek konu üzerinden sergilendiği gibi dram ve ütopya çatışmasını ve bu ikisi arasında orta yolu arar. Bu kopuşun doğurduğu buhrana çözüm önerisi olarak en önemli tezini sunar: Aliya’nın düşüncesinde, birinin diğerini görmezden geldiği dram ve ütopya zıt ikiliğinin doğurduğu tek boyutluluk sorunu karşısında dengeli birlikteliği öneren üçüncü yol ve yegane alternatif model olarak İslam gösterilmektedir.

Yanlış anlaşılmamalıdır; İslam asla senkertist(dinlerin ortak yönünü savunan) değildir ama İslam bir ruh ve beden terkibidir. İdeal sentezdir: insani olan her şeyi önceleyerek iki zıt kutup arasında sağlıklı ve kalıcı denge kurabilen “üçüncü yol”dur”[17]. Öyle ki, “Doğu ve batı arasında İslam” kitabını “Doğu ve Batı Arasında (üçüncü ve orta yol olarak) İslam” diye okumak isabetli olabilir.

*

İzzetbegoviç ütopyaları yargılar. Çünkü tüm ütopyalarda insanın yok oluşunu görmüştür. “Her ütopya tarifi gereği totaliterdir” der. Ütopyalar insanın sadece toplumla ve tabiatla irtibatını değil “insan ruhunun planlanmasını da içerir[18] Platon’un devleti, Marx’ın bilimsel sosyalizmi, Hitler’in faşist Almanyası, campenella’nın Güneş Ülke’si, Thomas Moore’un Ütopya’sı tiranlıkla veya totaliterlikle sonuçlanmaktadır. Çünkü ütopyalar şiirin nasıl söylenmesi, resmin nasıl çizilmesi, duanın nasıl yapılması gerektiğini bile belirler[19]. Ütopyanın insani olan dine, sanata ve aşka sınır (sansür) koyarken “makine ve teknik” üzerinden planlama yapar. Tekniğin insan hürriyetini tehdit etmesini ütopyalar umursamaz.[20]Dram insanla, ütopya ise dünyayla ilgilenir”. “Ütopyada akıl ve nizam vardır, fakat sevgi yoktur[21]. İçinde hiç sorunun olmadığı ütopyalar ahlâk ve hukuka da yer vermezler[22].

“Ütopyanın mekanizması, gayrı İnsanî olmakla beraber mükemmeldir. Dramın özünü hürriyet; ütopyanın özünü ise buna zıt iki gerçek, yani düzen ve yeknesaklık teşkil ediyor.”[23]

Dram insanı ahlâkî varlık olarak görürken ütopya fonksiyonel yaklaşır. İnsanın işlevi önemlidir, bir nevi “sosyal hayvan” olarak görülür. İzzetbegoviç, Lenin’in “bilimsel sosyalizmde zerre kadar ahlâk yoktur” sözünü aktarır[24] Düzen, disiplin, hesap ve planlama olarak ütopya, Weber’in ifadesiyle insanı “demir kafes”in içine yerleştirecektir. İzzetbegoviç’in literatüründe ütopya sadece filozofların hayallerinden ibaret değildir, akıl yoluyla planlanmış ve “aynı zamanda uygulama bulmuş fiilî gerçekliklerdir”[25]. Bugünün her şeyin bir plan ve akışa bağlanarak tasarlandığı modern şehirler insanı makinaya ya da sosyal hayvana çeviren ütopyalardır. Aliya’nın dediğini doğrularcasına modern şehirlerde gelişen gözetim toplumu denilen kontrol mekanizmasının dijital diktatörlük olduğu tartışmaları sürmektedir.

Sonuç Yerine

Doğu ve Batı Arasında İslam kitabında her ne kadar bir bölüm ayırmışsa da Aliya İzzetbegoviç ilk sayfalarından itibaren açıkladığı bütün konularda dram ve ütopya ayrıştırmasına başvurmuştur. Bu da dram ve ütopya kavramlarını felsefesini kurarken merkezi bir yere koyduğunu göstermektedir.

Dram ve ütopya gibi günlük dilde kullanılan iki kelimeye verdiği anlam derinliği ve kuşatıcılığı ile sağladığı kavramsal güç sayesinde yaşamın metafizik, fizik, bireysel ve sosyal boyutlarına veya değerler dünyasına dair ne varsa her şeyi açıklayan anahtar hüviyeti kazandırmayı başarmıştır.

Buna göre dram ve ütopya değerlendirmelerini özetlersek;

Din, ahlak, sanat, gibi külte dayalı beşerî olgular dram niteliğindeyken; bilim, medeniyet, teknik gibi alete dayalı olgular ütopyanın içeriğini oluştururlar.

Dram için insan ahsen-i takvim(yaratılmışların en mükemmeli)dir. Ütopya için ise insan (bir yönden)gelişmiş hayvan sayılarak esfel-i safiline(aşağıların aşağısına) çekilir.

Dramda esas olan birey ve özgürlük, ütopyada aslolan toplum ve disiplin(esaret)tir.

Dramda insanın şahsiyeti vardır bu nedenle özel alana sahiptir. Ütopyalarda ise insan fonksiyondan ibaret olup özel hayatı kalmaz; şahsiyeti değil psikolojisi vardır.

Bütün dramlar demokratik, bütün ütopyalar seçkinci ve baskıcıdır.

Ütopya drama karşı sürekli meydan okumakta ve bir dönüşüme zorlamaktadır. Bu zorlamanın yönü[26];

“İnsani ilişkiler konusunda dramın birincil ilişkilerine karşılık, ütopyanın ikincil ilişkileri

ve yine buna bağlı olarak bir arada yaşama biçiminde dramın beraberliğine karşılık ütopyanın birliği,

İnsan birlikteliğinde, dramın topluluğuna karşılık ütopyanın toplumu,

Yerleşim biçiminde, dramın köy ve medinesine karşılık ütopyanın kenti,

Ahlakta, dramın naif ahlakına karşılık, ütopyanın mekanik ahlakı,

Ailede dramın farklı cinsler arasındaki (heteroseksüellik üzerine kurulu) mazbut aile hayatına karşılık, ütopyanın serbest cinselliği,

Hayata uyarlamada dramın terbiyesine karşılık ütopyanın eğitimi,

Din alanında insan hayatının her alanında etkin dramın dinine karşılık, kişisel hayata sürülmüş bir trans sistemi olan ütopyanın dini, bu dönüşümün açık örnekleridir.”

Bu diyalektik şema içine yerleşebilen ayraç iki kelime ile hayatımızdaki her durumu açıklayan cevabı, soyutlayarak tanımlama imkanı vermesi nedeniyle bulmak mümkün olabilir.

Bir örnek verebiliriz. Dindarlık insanları tatmin etmez hale gelmiş ise bunu dram ve ütopya anahtar kavramları aracılığı ile nasıl açıklayabiliriz? Din ilahidir. Allah’tan geldiği şekliyle dramdır. Ancak dinin dramatize hali bazı şekillendirici akıllarla deforme edilmiş ve din adı altında ütopyalar üretilmiştir. Dinin radikalize edilmesi, dinin sırf metafizik bir ürpertiye indirh-genmesi, dinin seküler yorumlanması, dinin pragmatist amaçlarla kullanılması, dinin ideolojileşmesi gibi durumların tamamı ütopyalaşma, yani bozulma biçimleridir. İnsan doğasının ihtiyaçlarını karşılaması beklenen “dram din”(doğal, saf din) ütopya din(kurgulanan, tasarlanan din) haline geldiği için insan ruhunu ve hayatını besleyemez olmuştur.

Buna siz ücret politikası ile emeğinin karşılığını bulamayandan, modern kent yaşamında kadın ve ailenin değişen konumuna kadar, eğitim sorunlarından adalet arayışına kadar her konuyu uygulamak mümkündür.

Son olarak dram ve ütopya anlayışı üzerinden Aliya’nın hayata bakışını, ulaştığı çözümle noktalamak gerekir: İzzetbegoviç’e göre, ütopyanın kurgusuna karşılık tabii, ilahî, dramatik bir sentez olan İslam insanın ihtiyacını tam olarak karşılayabilir. İslam insan doğası ile uyumludur. Ancak Doğu ve Batı, din ve materyalizm arasında dengeli birlikteliği sunabilen İslam getirdiği özgürlük ve ahlak anlayışı ile bu huzuru sağlayabilir.

 

1* 19.10.2022 tarihinde Gazi Üniversitesinde gerçekleşen “Uluslararası Aliya İzzetbegoviç Sempozyumunda sunulmak üzere hazırlanmıştır.

[2] Deniz Gürsoy, Hegel ve Spinoza’da Devlet ve Özgürlük İlişkisi. Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2018, s.23.

[3] Doğan Özlem, Kavramlar ve Tarihleri, Notos yayıncılık, 2016, s. 10-24

[4] A. Kadir Çüçen, Bilgi Felsefesi, Sentez Yayıncılık, 6. Baskı, İstanbul Eylül 2017, s. 234

[5] İmmamuel kant, Pratik Usun Eleştirisi, Say yayınları, 2019, çev. İ. Zeki Eyüboğlu, s. 14.

[6] İnci San, Eğitimde Yaratıcı Drama, Naturel Yay., Ankara, “drama” için bkz. S. 57-68.

[7] Firdevs Canbaz Yumuşak, Ütopya, Karşı-Ütopya ve Türk Edebiyatında Ütopya Geleneği, Bilig Dergisi Sayı 61 ütopya için bkz. S. 48-49

[8] İzzetbegoviç, Aliya (1993), Doğu ve Batı Arasında İslâm, Çev. Salih Şaban, İstanbul, Nehir Yayınları. s.216-218

[9] İzzetbegoviç, Aliya (1993), Doğu ve Batı Arasında İslâm, Çev. Salih Şaban, İstanbul, Nehir Yayınları. s.219

[10] Doğu ve Batı Arasında İslam, s.220

[11] İzzetbegoviç, Aliya, (2005). Özgürlüğe Kaçışım: Zindandan Notlar, Çev. H. T. Başoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, s.167-168

[12] İzzetbegoviç, Aliya (1993), Doğu ve Batı Arasında İslâm, Çev. Salih Şaban, İstanbul, Nehir Yayınları. s.31-32

[13] İzzetbegoviç, Aliya, (2005). Özgürlüğe Kaçışım: Zindandan Notlar, Çev. H. T. Başoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, s.167

[14] İzzetbegoviç, Aliya (1993), Doğu ve Batı Arasında İslâm, Çev. Salih Şaban, İstanbul, Nehir Yayınları. s.76-82

 

[15] İzzetbegoviç, Aliya (1993), Doğu ve Batı Arasında İslâm, Çev. Salih Şaban, İstanbul, Nehir Yayınları. s.224

 

[16] Aydın, Mustafa (2013), “Aliya İzzetbegoviç’te Ütopya ve Dram”, (İç.) Doğu Batı Arasında İslâm Birliği İdeali (Sempozyum Bildirileri Kitabı), İstanbul, İLEM, 2013, s. 38-39

[17] Karaarslan, Faruk (2010). Entelektüel Üzerine Eleştirel Bir Çalışma: Aliya İzzetbegoviç Örneği, Selçuk Üniversitesi, SBE. Yüksek Lisans Tezi, Konya. s.55.

[18] İzzetbegoviç, Aliya (2014), Özgürlüğe Kaçışım, Çev. Hasan Tuncay Başoğlu, İstanbul, Klasik Yayınları. S.198

 

[19] İzzetbegoviç, Aliya (1993), Doğu ve Batı Arasında İslâm, Çev. Salih Şaban, İstanbul, Nehir Yayınları. S.198.

[20] İzzetbegoviç, Aliya (1993), Doğu ve Batı Arasında İslâm, Çev. Salih Şaban, İstanbul, Nehir Yayınları.s.87

 

[21] İzzetbegoviç, Aliya (2014a), Özgürlüğe Kaçışım, Çev. Hasan Tuncay Başoğlu, İstanbul, Klasik Yayınları.s.185

 

[22] Doğu ve Batı Arasında İslam, s.191

[23] Doğu ve Batı Arasında İslam, s.221

[24] Doğu ve Batı Arasında İslam, s.193

[25] Aydın, Mustafa (2013), “Aliya İzzetbegoviç’te Ütopya ve Dram”, (İç.) Doğu Batı Arasında İslâm Birliği İdeali (Sempozyum Bildirileri Kitabı), İstanbul, İLEM, 2013, s. 52.

[26] Aydın, Mustafa (2013), “Aliya İzzetbegoviç’te Ütopya ve Dram”, (İç.) Doğu Batı Arasında İslâm Birliği İdeali (Sempozyum Bildirileri Kitabı), İstanbul, İLEM, 2013, s. 52.

ROMANLARDA TEHCİRİN YOLCULUĞU

  • 1.1Bin Görüntülenme Sayısı

Cumhuriyetçiler ve Demokratlar

  • 983 Görüntülenme Sayısı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Hakkımda
Hakkımda
Merhaba. Bu sayfalarda birlikte olmaktan son derece mutluyum. Hoş geldiniz. Hayat yolundayız. Her birimiz ayrı bir mecradan, farklı bir maceradan geliyoruz...

Site Toplam Ziyaretçi: 1154379

Son Yüklenenler

Paylaşımlarımdan Haberdar Olmak İster misiniz?