ERDEMLERİN TAHTI SESSİZLİK

ERDEMLERİN TAHTI SESSİZLİK

Dr. Osman ARSLAN

Sözün bittiği yerde hakikati fısıldayan bir sükût hâlinde başlar sessizlik. Sessizlikteki dinginliği keşfetmişse ruhunuz, sesin eksikliğini duymaz. Zira ses “ayartıcı” olabilir oysa sessizlik “kendine getirtici”dir. Ses geçicidir, sessizlikse kalıcı. Ses elbette “bir şeyler” ifade eder ama sessizlik “her şeyi” anlatabilir. Söz, taşıdığı duygular ve anlamlarla sınırlıdır oysa sessizlik ruhunuzun sarabildiği kadar sınırsız anlam fezalarına açılan bir kapı. Bize tüm yalanları bir ses söylemiştir ama sessizliğin aldattığı görülmemiştir. ‘Dilin Afetleri’ni sayan sayana.[1] Ya sükûtun sakıncalarını? Sürekli konuşan çocuklarla genellikle susan yaşlılar; hep konuşan cahillerle az konuşan bilgeler arasındaki sessizlik farkı boşa mıdır? Belli ki sessizlik erdemlerin tahtıdır.

Sessizlik Yenilmez

Öyle güçlü duygular vardır ki aşk gibi, iman gibi; anlatmaya sözler kifayet etmez. Öyle yücelikler vardır ki sözcüklere gelmez! Tam o sırada sessizlik yetişir imdada, sözden geri kalanı tamamlayıverir. Sessizliğin böyle bir anlatım gücü vardır. Üstelik mağlup edilemez. Sözü susturan tiranlar olmuştur çünkü sözlerin kelimeleri, harfleri vardır. Ya sessizliğin nesi var? Hiçbir şeyi! “Hiç” ile nasıl savaşılabilir? Sessizlik yenilmezdir.

Fiziksel yapı bir donanım, ruhsal yapı bir yazılımsa bu yazılım sadece sessizlik hâlinde güncellenebilir.  Ses “dünya” olarak nitelenirse sessizlik “evren” gibidir. Ses ancak bir “ağaç” olabilir; sessizlikse “ormanlar” gibi derin, gizemli ve heyecan verici[2] Bu yenileyici yönü ve etki gücüyle her sessizlik biraz ihtilal[3] sayılır.

Sözü yüceltmek için kullanılan en güçlü söylem Yuhanna İncili’nin ilk cümlesidir: “Önce söz vardı.”[4] Bu İncil ayetindeki “söz”den maksat, “kutsal kitap”tır ve “başlangıçta (yaratılıştan da önce) sadece (bu sözler kendinde olan) Tanrı vardı.” anlamına gelmektedir.[5] Aslında Yuhanna da dolaylı biçimde “önce sessizlik vardı” demektedir.

Sessizlik Manifestosu

Bu “sessizlik manifestosu” hayatı “kronolojik yaşama” takıntısına, anakronik[6] bir karşı duruş değildir. Akan zamana karşı, sinema çekimlerindeki “Kes!” müdahalesi gibi hayatın amacından saptığını, belki de amacını kaybettiğini fark eden modern insanın bir “varoluşsal itirazı” mahiyetindedir.

Öyle bir itirazdır ki bu, insan “kendi gibi düşünme” yetisini bu yolla geri ister aslında: İnsan, taklide meyyaldir ve taklit yoluyla öğrenir. Kuşkusuz sesi de taklit yoluyla çıkartır. Sözcükleri ve sözü de taklit yaparak öğrenir.[7] Hatta daha ilginci, taklit yoluyla öğrendiği bu sözcükleri “el değmemiş akıllarıyla” dünyanın tüm çocukları aynı gramer kalıplarıyla kullanırlar. Sonradan kullandıkları yerel dilin gramerine yine taklit yoluyla uyum sağlarlar.[8] İnsan da elbette bu taklit ürünü sözcükler aracılığı ile düşünür.[9] Sese maruz kaldığı sürece sözlerin etkisi altında düşünen insan zihni, bu yolla bir “istemsiz manipülasyona” uğramaktadır. Fakat sessizliğin taklide ihtiyacı yoktur, manipülasyonu yoktur, uyum kaygısı yoktur. Sessizlik özgür düşüncenin doğal ortamıdır.

İnsan: Özgür, Özgün, Özgü

Burada bir paradoks hissediliyor: Konuştuklarımız mı (sesler mi) düşünce olmaktadır, düşünceler mi sese dönüşmektedir? Bu yumurta-tavuk kısır döngüsüne girmeye gerek yok bizce çünkü biz akletmeye inanırız. Akletmek, sırf zihinsel çaba olan düşünmekten (bilgileri değerlendirmekten) ötede, kalbin (duyguların) da zihne dâhil olarak ruhun katkısını sunduğu bir “fikretme işçiliği”dir.[10] Bu işçiliğin ürününe “karar” diyoruz. Kararlarımızda duygularımız da bulunur. Salt beyin (makine) işlemiyle karara ulaşılsa tıpatıp aynı sonuçlar verirdi insanlar. İçine her bir insanın duygusu katılınca (böylece akıl kararı vererek) özgüleşen, özgünleşen ve özgürleşen fikirler ortaya çıkar. Özgü, özgün ve özgür düşünce ortaya koyabilen (akleden) varlığa tam olarak “(özgür/özgün) insan” diyebiliriz. Sessizliğin insanın varoluşsal anlamını koruyan tılsımı işte buradadır!

Başka bir deyişle İnsan, varoluşsal gerçeğine ancak sessizliğin mucizevi yeniden inşa anaforunda ulaşabilir. Bu nedenle “çilehane”ler vardır; “inziva”lar, “itikaf”lar, “uzlet”ler vardır. Oralarda yücelmiş, bilge, erdemli, akleden (özgün ve özgür) insanlar vardır. Hatta bu sessizliğin insanını inşa eden zindanlar vardır, sürgünler vardır, tecritler vardır… Her felaketin iki ilacı zaman ve sessizlik,[11] değil mi zaten?

Anlaşılmazlık Duvarları Ören Söz Büyüleri

Tam yeri gelmişken Wittgenstein’ın[12] anarşik çıkışını dinleyelim[13]: Günümüz entelektüel iklimi sözcüklerin büyüsüne kapılmıştır ve düşünmenin yerini alan düşünme taklidi egemenlik kazanmıştır.” Gerçekten, entelektüellerin arasına “anlaşılmazlık duvarları”nı ören, etkisi altında kaldıkları bu “söz büyüleri”dir. Spinoza’nın “entelektüel çabanın kibre kapılması” diye yorumladığı söz büyüsü altındaki bu aydınların “düşünce gürültüsü”nden ibaret söylemleri, insanları gerçeğin ikliminden uzaklaştırmaktadır[14].

Wittgenstein, sessizliğin entelektüel çabanın içine düştüğü gürültü ikliminin edilgenliğinin sona erdiği ânın eşiği ve etkin bir biçimde içinde bulunulan zamanı anlama çabasının başlangıcı olduğunu açıkladıktan sonra der ki: “Düşünce, bu koşulla ezberlenmiş cümlelerin büyüleyici tekrarından kurtulacak ve öğretisel olmanın kolaycılığından, bedel gerektiren bir üretici etkinliğe dönüşecektir.”[15] İşte sessizlikten beklenen büyük, devrim niteliğinde yardım böyle bir şeydir!

“Ayartma Cümleleri”

Wittgenstein, internet sayesinde bilgiye erişimin sonucu herkesin felsefe yaptığını, felsefe yaparken bir cümle (söylem) fetişizmi geliştirildiğini söyler. Üstelik bu durumda söz üreten felsefedeki içerik kaybolur, söz salgılayan bir taklitçi söz tekrarlayıcılığı ortaya çıkar. O nedenle der, (internet sayesinde) “felsefe artık bir öğreti değil, etkinlik olmuştur.”[16] Öğretisinden kopmuş olarak kullanılan felsefenin cümleleri, aslında gerçek anlamını taşımaz. Kullanıcının maksadına bürünür. İnternette gördüğümüz, kullanıcının çıkarı için çaldığı bu onursuz sözler hepten “ayartma cümleleri”dir artık.[17]

Ayartıcı hâle gelen bu tür sözlerle etkileşimi reddeder, sırtını döner Wittgenstein. Ve büyük bir sessizliğin içine düşer. İçine düşünce de o sessizliğin kendisini nasıl beslediğinin farkına varır. Artık söylemi yerleşecek, “’sessizlikte kal ve yalnızca kendini düzelt’ diyecektir, ‘dünyayı düzeltmek için yapabileceğin tek şey bu!’”. Benzer bir şekilde, “devrimci, kendinde devrim yapabilen olacaktır” diye yazacaktır Kültür ve Değer’de.[18] Bu, sessizliğe çağrıdır.

Hayat Gürültülü Bir Tünel

Oysa biz bu bilinçte değiliz. Sessizliği yardıma çağırmıyoruz. Etrafımızı saran koca gürültüler zor bulduğumuz küçük sessizlik adalarımızı bile yutuyor.[19] İnsanlar artık sessizliğe hasret. Seher vakti kuş seslerini özlüyor çoğu insan. Ilık bir meltemin ağaçlardaki yumuşak sesini, bir nehrin tatlı çağıltısını ya da bir deniz dalgasının dingin ritmini. Sessizliği bozmayan bu latif doğa ritimlerini yaşamayı özleyerek ömür tüketenler az değil. Hayat yolu, bir gürültülü tünel sanki. Bu gürültülü tünelin ucunda ışığı gördüğünüzde her şey bitmiş oluyor. Nasıl ulaşacaksınız böylesi bir hayatta dingin ve erdemli bir sessizliğe?

Köylerden kentlere yığılmışız topyekûn. Otuz yılda köyler boşalmış, yüzde doksan kentlerde yaşar hale gelmişiz. Kent yaşamı gürültü demek. Hep birlikte gürültüye göçmüşüz, biz göçtükçe gürültü çoğalmış. Le Breton haklı, “artık sessizlik mühim bir yaşam belirtisi” oldu.[20] Sesin ve iletişimin doyum noktasına yükseldikçe sessizliğin daha büyük bir ihtiyaca dönüştüğünü anlatan La Breton, Kafka’nın ifadeleriyle özetler durumu: “Şimdi sirenler kendi çığlıklarından çok daha ölümcül bir silaha sahipler: Sessizliğe! Bunu tahayyül etmek her ne kadar güçse de, biri onların seslerinin büyüsünü (bir gün, bir şekilde) bozabilir ancak sessizliklerinin büyüsüne asla dokunamaz.” Ruhun sesi yoktur, ışığın da, havanın da. Sessizliğin büyüsü, ruhta, ışıkta ve gökyüzünde bulduğumuz eşsiz derinlik gibi vazgeçilmezdir.

Gürültü Yorgunu İnsan ve Sessizliğin Gücü

Sessizliğin gücünü araştırmaya adanan felsefeci ve maceracı Erling Kagge Kuzey ve Güney kutupları ile Everest Dağı’nın zirvesine ulaşan ilk kişiydi. “Hayatımızda sessizliğin soyu tükenmiş” der ve deneyimlediği sessizliklerde “hayatın anlamını duyduğunu” söyler. Telefon, televizyon, trafik gürültüsü bunalttıkça hüzün ve bunalım insanı oluyoruz, diyor. Çağımızın bu bunalımdan çıkmak için önerdiği “ânı yaşa” felsefesi, aslında “eğlen, kafana göre takıl, hiçbir şeyi takma” demek. Oysa bu da yanılgılı bir anlama. Gerçekte, ânı yaşamak demek “sessizliği yaşamak” demektir. Bunu tecrübe ettiğinizde anlarsınız, sessizlik ve dinginlik kendinin ve çevrenin farkına vararak “o ân” idrakine ermenizi sağlayan bir uyanış zamanıdır. Bunu da yeni öğreniyor olabiliriz: Sessizlik kulaklarla duyulan bir şey.[21]

Dahası var; 2013 yılında farelerin beyni üzerinde sesin etkisini araştıran biyolog Imke Kirste, şaşırtıcı bir bulguya ulaştı: Seslerin kalıcı bir etkisi yoktu ama günde 2 saat sessizlik hafızada önemli rolü olan hipokampusta hücre gelişimini tetikliyordu[22]. Sessizlik, ’an’ımsamak demekti; iş takibi, fikr-i takip, tutarlılık ve ahlak gibi pek çok üstün insani özelliğin kaynağı olan hafızayı besleyen bir kazanımdı. Sessizlik beyni besliyor ve geliştiriyor, kalbi rahatlatıyor, stresin tahribatını alıyor ve uyku düzenine yardımcı oluyordu.  Buradan da anlaşılabiliyor ki adeta insanı zorlarcasına dua ve ibadet etmeye yani sessizliğe çeken dinin sahibi, insandaki bu fıtrat olgusunu uyarmayı murat edermiş meğer! İnsanın hayatına kalite katmak için!

Hayattaki bu boğucu gürültünün büyük suçlusu, çağımızdaki iletişim esaretidir. İletişim de değil aslında; iletişimi ideolojiye dönüştüren, iletişimin hastalıklı hâli olan enformatiklik[23] ve dijitalizmdir. Her ideoloji gibi dijitalizm de kuşatıcıdır; bireyi yok etmek ve özünden koparmak için çabalar. Ha, insanın sessizliğe mi ihtiyacı var, “onu da biz yaparız” der, karakterinde totaliterlik olan her ideoloji gibi. Gürültü yorgunu insanın önüne kurgulanmış sessizlikleri yalancı vahalar gibi koyarak avutur.

“Otizmin Geveze Formu”

Kuşkusuz enflasyona uğrayan her şey değer kaybeder. “Ses enflasyonu” da -ki buna gürültü diyoruz- sesi ve sesin amacı olan anlamı da kaybeden bir iptila oldu. Ses bombardımanı sözlerin anlamını aşındırdı ve nihayet bir kısmını yok etti. Modernitenin iletişim yoğunluğu kutsal olan bilgiyi sıradan kıldığı gibi kirletti de. Bir sürü bilgiye erişebilmeyi bilgili olmak sanan cahillik türü böylece türedi.

La Breton bu hastalığı güzel özetlemiş: “Otizmin geveze formu” diyor dijital ses kargaşasına. “Karşılık bulma kaygısı olmayan söz gevezelik”se, tam da budur yaşanan!  Seslerin yaylım atışına maruz kalan bu çağın iletişim ideolojisinin kurbanları, değerden kopuk bir anlamın, özveriye uzak bir egonun ve kültür denemeyecek bir yığmaca bilginin kof ama kalabalık taşıyıcılarıdır artık. İşte burada anlamların ve değerlerin varlığı olan insanın ontolojik özüne (yaratılış anlamına) dönüş yolu, ancak ve sadece sessizlikten geçecektir.

Mutlak sessizlik istememektedir bu söylenenler. Sessizlik dediğimiz bir “es”ten ibarettir. Öyle bir “es”tir ki bu; tefekküre, muhasebeye, muhayyileye, içselliğe ve uygun yol ve sözün seçim fırsatı için sese ara verici niteliktedir. La Breton, işte burada “dinlerin sessizliği faydaya dönüştüren işlevsel formu”na dikkat çekiyor. Yani dua ve ibadet seanslarına… İnsan kalmak ancak bu nitelikte “es”lerle mümkün, diyor.

Sessizlik Paketleri

Oysa modernitenin “kurgulanmış sessizlik” alanları bunu sağlayamaz. Modern insana sessizliği eko turizm, doğa yürüyüşü, tur programları, otel tatili gibi “paketlenmiş yöntemlerle” sunan kapitalizm, ticarileştirdiği sessizlik ihtiyacını yapay formlara bürüyerek satıyor. Yani, insanın sessizliğe, kendi doğasına dönmesinin sahtesi bile bir bedele tabi oluyor. Ne var ki, sessizlik doğasına döndüğünde de, hayattan koptum diye tedirgin olabilen “kendi özüne yabancılaşmış” insanların hakikati yaşama şansı indirgenmiş durumdadır. Yapaylığın doğallığı, sanallığın gerçekliği aştığı bir hayatın sessizliği ne kadar gerçek olabilir ki?

Ses ve sessizlik birbirine karşıt değil dengeleyici unsurlar olarak yer almalı hayatta. Ne sese boğulmak ne sessizlikte kaybolmak! Ancak o zaman sessizliğin erdemi ortaya çıkacak, “fıtratla hayatın buluşması” sağlanabilecek! Hayat, “kaybedilen sessizliğe” yeniden sığınarak tekrar hayat olacak. Blanchot’un Nietzsche etkisi altındaki düşüncesinde sessizlik “ebedi dönüş”tür.[24] Zamansallığı, geçmiş ve geleceği şimdiyle beraber kuşatarak aşan bir ebedilik mekanıdır sessizlik…

İki Sessizlik

Bu sessizliğin kurulduğu mekânlarımız vardır. Mabetlerimiz sessiz olsun isteriz. Cenazelerde, mezarlıklarda sessiz olunmalıdır. Diğer yandan kütüphaneler, hastaneler, mahkeme salonları sessiz olunacak yerlerdir. Bu iki tür sessizliğin aynı şey olmadığını hepimiz biliriz. Gerçekte birbiriyle aynı sessizlikte olan iki sessizliği bulmak mümkün değildir.

Bazı seslerin diğerlerinden daha yüksek çıktığı gibi bazı sessizlikler, diğer sessizliklerden daha sessizdir. Seslerin tonları ve renkleri olduğu gibi sessizliklerin de tonları ve renkleri vardır. Ve hiçbir sesin diğerinin aynısı olmadığı gibi her sessizlik de bir diğerinden farklıdır. Buradan şu sonuca varırız: Yaşanışı itibarı ile her bir sessizlik özgündür; taklit edilemez. Herkes kendi sessizliğini kurmalıdır. Kimsenin sessizliğinin kimseye faydası yok.

Bu sessizliğin kurulumu, diyalektikten de yararlanmak durumundadır, zira, sesi anlamayan sessizliği de anlayamaz. Örneğin bir işitme engelli bilemez, anlayamaz sessizliği. Zira onun sessizliği deneyim yoluyla ya da felsefi bir tercihle ulaşılan bir sonuç değil zorunluluktur. Zevk aldığınız müzik gibi zevk aldığınız bir sessizlik olmalıdır.  “Sessizliği duymak”, bir insan bir şey anlatırken bir noktaya gelip sustuğunda, “sustuklarını duymak” gibi bir şeydir.

“Bir Bildiği Yok Konuşanların”

Bir “ses uygarlığı”nın içinde kalınca tevarüs eden tarihî “seslerin eseri” görüyor olabiliriz. Oysa sessizliğin iddialı varlığı sözün savunmasından aşağı kalmaz. İlk çağlarda dünyanın farklı yerlerinde, şamanik kültürler içinde “sessizlik tanrıları ve tanrıçaları” niçin vardı dersiniz? Antik Yunan’da Harpokrates, İskandinav mitolojisinde Vidar, Antik Mısır’da Meretseger, Roma mitolojisinde Lara ya da Muta bu şamanik kültürün tanrılarından bazılarıdır. Antik Çin şairi Bai Juyi’nin “Yaşlı bir adamdan duymuştum:/Bir bildiği yok konuşanların, bilenler ise sessizlik içinde.”  demesi neyi anlatır bize?

İnsanlığın bilinen ilk devirlerinden bu yana sessizlik bir erdemdi; bilgelik, ermişlik, yücelik ya da kutsallık taşıyan bir erdem. Doğu Asya’nın tanrıları ve tanrıçaları genellikle konuşmayan, ses çıkarmayan karakterlerdi.  Bunların yanında insanlığın kültür tarihindeki bütün ezoterik, mistik ve asketik inanç ve anlayışlar (Hermetizm ve İshiazm gibi) sessizliğe yapılan bu yüceltmeyi bir şekilde barındırmıştır.

Sessizlik Gelenekleri

İlahi dinlere geldiğimizde de görürüz ki tümü sözle tarif edilemeyen Allah’a inanmayı yani boyun eğerek sessiz kalıp iman etmeyi ister.  Üstelik aklı, düşünmeyi, dili, sözü, insan zihninin idrak edip dile getirebileceği şeyleri tavsiye ederken bile masivayı (dünya ve içindeki tüm gürültülü somutlukları) aşıp bunların ötesinde manevi aleme ermeyi (sessizliğin makamına kurulmayı) isterler.

Aslında ilahi dinlerde imanın dili yoktur, sessizlik içinde inanmayı icap ettirir: Allah gibi melekler de tarif edilemez, nasıl dile getireceksiniz? Ahiret görülmeyen, tasvir edilen bir yerdir. Peygamberler mağaraların sessizliğinde vahyi almışlardır. Kader zaten hakkında susulacak bir şeydir. İman, tartışmasız biçimde sessizlik içinde erişilecek ulvi bir teslimiyettir.[25] Sessizlik içinde imana çağırmasına rağmen en çok gürültünün dinî alanın içinden geliyor olması tuhaf değil midir?

Bu sessiz damar tarihin belli aşamalarında her din içinde sistemleşmiş ve böylece “sessizlik gelenekleri” oluşmuştur. Papalığın aforoz ettiği “Sessizlik tarikatı” 17. yüzyıl Avrupa’sında etkili olmuştu.[26] Hristiyanlıkta ağırlık kazanan bu “mistik” dinî karakter Yahudi tarihinde MÖ 400’lü yıllara kadar gider.[27] İslam içinde ise tasavvufi akımlar bu sessizlik geleneğinin taşıyıcıları olmuştur.

Sessizlik: Varlığın Dili, Yüceliğin Yolu

Sessizliğin felsefesine en büyük katkı Heidegger’den gelmiş olabilir. O, “sükûnetle derin düşünme”yi mantığın ve dilin özü olarak temellendirir. Sessizlik ve sesin olmayışı arasındaki ayrımı yaparken ulaştığı “dilin konuşmasının sessizliğin çınlaması olduğu” fikri etkileyicidir.  Ardından sessizliğin dili “varlığın dilidir” der Heidegger. Derrida da benzer bir düşüncededir: “Dil, sessizliğe karşı olarak ortaya çıkmıştır.”[28] Öyleyse sessizlik tezdir, ses antitez; sessizlik iddiadır, ses ise savunma.

Sessizliğe dair kavramlar doludur dilimiz. sükûnet [silence], sessizlik [stillness], sessiz-lik [taciturnity], ses–olmaması durumu [soundlessness], ses–yoksunluğu [muteness], sükûn [quiescence], suskunluk [reticency] ve sükût [quiet] gibi kavramsallaştırmalar sessizliğin gücünü zengin kavramlar dünyasına sahip olması sayesinde  kanıtlar.

Sessizlik “suskunluk” değildir asla. Sese dönüştüğünde bilgelik olacak “derin ve erdemli duyuş” biriktirmektir. Olur olmaz değil, “tam yerinde” konuşmaya yardım eden bir basiret yüklenmektir. Sessizlik halindeyken doğru okuma şansı bulduğu hayata dokunabilme gücü bahşeden “erdemler yüklenme” vetiresidir.

Büyük insanlar kalabalıklarda yetişmez, kalabalıkta ortaya çıkar. Büyük adam sessizlikte göverir. Sessizlik büyütür insanı. Sessizliği yaşam biçimi yapan bir kültür olan inziva, yeryüzündeki bütün erdemli bilgelerin, ruhani liderlerin ve peygamberlerin büyüdüğü yücelik bahçesidir. İnsanını sessizliğe çekebilen kültürler daha bilge ve erdemli ruha sahip büyükler yetiştirirler. Yüce varlıkların harcıdır sessizlik.[29] Yükseldikçe azalır sesler ve tükenir bir yerde. Yükseklerde gürültü olmaz. Sessizlik bahçeleri yücelerdedir, yüceler sessizlik bahçelerinde yetişir.

Sessizliğin erdemler biriktiren tahtına çıkalım, gelin.

 

 

[1] Ahlak kitaplarının hemen hemen tamamı dilin afetlerini sayar. Bunlardan yirmi afet sayan öncül bir eseri örnek verelim: Gazali, Ebu Hamid Muhammed, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn, el-Halebî, Mısır, 1939, III/104- 159.

[2] Kur’an’da güzel söz verimli bir ulu ağaca benzetilmiştir. (İbrahim, 24)

[3] Edip Cansever, Sona Kalır.

[4] https://incil.info/arama/Yuhanna+1

[5] Yasin Aktay’ın, Erol Göka ve Abdullah Topçuoğlu’nun katkılarıyla hazırladığı “Önce Söz Vardı” adlı kitabında İncil’i tarihin çöp sepetine gitmekten kurtaran yorumsamacı yaklaşımın bu söze yüklediği teolojik yeni anlam tartışılmaktadır. (Erdemci, C. “Yasin Aktay, Önce Söz Vardı (Erol Göka-Abdullah Topçuoğlu katkılarıyla)”. Milel ve Nihal 17 (2020 ): 168-176)

[6] Anakronizm kişi, nesne veya olayların kendi gerçek zaman ve mekânlarından kopartılıp farklı bir çerçeveye oturtulması olarak değerlendirilmelidir. Anakronizm edebiyatta kasıtlı olarak abartı, propaganda, komedi veya şok amacıyla da kullanılabilir.

[7] YAVUZ, Kerim (1991). Eğitim Psikolojisi, Erciyes Üniversitesi Yay. S.68-69

[8] YAVUZER,Haluk (1998). Bedensel, Zihinsel ve Sosyal Geliúimiyle Çocu÷unuzun ølk AltÕ YÕlÕ, Remzi Kitabevi, østanbul. S. 46

[9] Erhan Hanas, İnsan Kelimelerle Düşünür, 2013, Bengisu yayınları.

[10] Bakara 44, 63, 67 vd.; Ali İmran 118; Maide 58, En’am 32, Araf 169,… gibi çok sayıda ayet “akletmez misiniz?” der. “Düşünmez misiniz” şeklindeki çeviri anlamda bir irtifa kaybı sayılabilir. Evet, insanlar -maalesef- hep düşünüyorlar. Ama “akledemiyorlar.” Allah’ın davetine, ne istediğini anlamadan nasıl icabet edilebilir?

[11] Aleksandre Dumas, Monte Cristo.

[12] Ludwig Josef Johann Wittgenstein (26 Nisan 1889 – 29 Nisan 1951), Avusturya doğumlu filozof ve matematikçidir. Mantık ve dil felsefesi konularında yaptığı çalışmalarla modern felsefeye önemli katkılarda bulunmuştur. 20. yüzyılın en önemli filozoflarından sayılır.

[13] Wittgenstein, L. (2013). Tractatus logico-philosophicus. (Çev: O. Aruoba), Metis Yayınları. S. 196.

[14] Spinoza, B. (2015). Kısa inceleme. (Çev: E. Ayhan), Dost Kitabevi Yayınları, s. 96

[15] Wittgenstein, L. (2017). Kesinlik üstüne + Kültür ve değer. (Çev: D. Şahiner), Metis Yayınları s.176

[16] Wittgenstein, L. (2013). Tractatus logico-philosophicus. (Çev: O. Aruoba), Metis Yayınları. S.62.

[17] Wittgenstein, L. (2019). Zettel. (Çev: D. Şahiner), Fol Yayıncılık. S.51.

[18] https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1588593 Adem YILMAZ , Sessizlik Arayışı: Bir Wittgenstein Okuması, Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 22 Sayı: 41 s. 1496.

[19]Nihad Sîris, “Sessizlik ve Gürültü” Çeviren: Rahmi Er, Jaguar Kitap, 2015. Roman.  Başkarakter Fethi Şiyn’in dilinden yazar, adeta bir sessizlik manifestosu açıklar.

[20] David Le Breton, “Sessizlik Üzerine” Çeviren: Zeynep Turan, sel yayıncılık, İstanbul, 2021. Breton kitabında Sessizliğin hayatın boğulan coşkusu olduğunu ve büyük gücünü anlatır. Ben ve öteki üzerinden aforizmalar eşliğinde konuyu irdeler.  

[21] Haruki Murakami, Sahilde Kafka.

[22] https://www.bbc.com/turkce/haberler-47286368

[23] İnsanı iletişim kuran canlı (homo comunications) olarak gören yaklaşım.

[24] Burcu Canar, Maurice Blanchot Düşüncesi’nde Sessizliği Yazıya Çekmek, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, 52 (1), 2012, s. 89.

[25] https://www.sabahulkesi.com/2021/12/28/sessizlikle-gelen-iletisim/ Engin Yurt, Sessizlikle Gelen İletişim, Sabah Ülkesi Felsefe Dergisi, Köln.

[26] https://mimirbook.com/tr/a7846082f06

[27] http://www.itobiad.com/tr/download/article-file/92707 Yahudi Mistisizminin Temel Özellikleri ve Gelişimi Kürşat DEMİRCİ, İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, Cilt 1, Sayı 4: Yahudi mistisizmi M.Ö. 400’lerde başlayarak günümüze kadar gelen bir Yahudilik yorumudur. Geleneksel Yahudilikten farklı birtakım özellikleri vardır. Gelişim süreci beş ayrı döneme ayrılır. En erken dönem MÖ 400 civarında başlar, MS 200’lere kadar devam eder. Baskın bir İran ve Gnostisizm etkisi taşır. İkinci dönem Merkabah mistisizmi diye bilinen süreçtir. Yeni Platonculuğun ve İslam tasavvufunun etkisi vardır, MS binlere kadar devam eder. Üçüncü dönem Teosofik dönem diye bilinir ve yaklaşık 16.yüzyıla kadar sürer. Dördüncü dönem Safed kabalacılığı adını taşır. Son dönem 18.yüzyılda başlayan ve mistsizmin zirvesine vardığı Hasidik geleneği tarafından temsil edilir.

[28] Kürşat DEMİRCİ, (2021), Sessizliğin Fenomenolojisi: Negatif Teoloji, Sanat ve Felsefe Arasında Kültürel bir Hakikat Arayışı, Pinhan Yay., İstanbul, s. 179-205.

[29] Fernando Pessoa, Huzursuzluğun kitabı.

İnsan Hakları: Kutsal Görev

  • 360 Görüntülenme Sayısı

ARSLAN’DAN ÇANAKKALE KONFERANSLARI

  • 310 Görüntülenme Sayısı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Hakkımda
Hakkımda
Merhaba. Bu sayfalarda birlikte olmaktan son derece mutluyum. Hoş geldiniz. Hayat yolundayız. Her birimiz ayrı bir mecradan, farklı bir maceradan geliyoruz...

Site Toplam Ziyaretçi: 863457

Son Yüklenenler

Paylaşımlarımdan Haberdar Olmak İster misiniz?